Daily Notes


Kişisel olarak, insanların çoğu zaman içlerinde biriktirdiklerini dışavuramadıkları için yıprandıklarını düşünüyorum. Hatta kimi zaman bu yıpranmanın, bedenin zaten taşıdığı bazı yatkınlıkların ortaya çıkışında da rol oynayabileceğini hissediyorum. Bizi o eşiğe indiren şey, belki de içimizde birikenlerdir. Söyleyemediklerimiz, yaşayamadıklarımız, ruhumuzu sessizce yoran şeyler…

Kimi zaman bir kızgınlık, kronikleşmiş bir kabullenememe, bir onur kırılması… Bunların her biri insanı yorabilir. Fakat bazı insanlar için mesele bunlardan farklıdır. Onları yoran, öfke ya da kırgınlık değil, doğrudan duyguların kendisidir. Daha doğrusu, hissedilen duyguların ifade edilememesi, yaşanamaması ya da bir başkasına ulaştırılamaması…

Dünkü doktor ziyaretim, bütün bunları yeniden düşünmeme neden oldu. Uyurken dişlerimi sıkıyormuşum. Öyle bir noktaya gelmiş ki artık ağzımı ancak çok az açabiliyorum. Dışarıdan bakıldığında, benim gibi biriyle pek yan yana getirilemeyecek bir durum bu. Elimden geldiğince sabırlı olmaya, dış koşulları kabullenmeye ve bütün bunların içinde kendimden vazgeçmemeye çalışıyorum. Şimdiye kadar geliştirdiğim en başarılı mekanizmalardan biri bu; ilhamını Stoacılardan alan bir tür iç disiplin.

Doktora da bunları anlattım. Bana, “Ruhunuzun nelerle mücadele ettiğini kimi zaman bilemezsiniz,” dedi.

Sonra biraz düşündüm. Ben nelerle mücadele ediyor olabilirdim ki?

Cevabını biliyorum.

Beni huzursuz eden, öfke ya da kızgınlık gibi duyguları dışavuramamak değildi. Mesele, yalnızca duygulardı.

Kalbimizi dolduran duyguların yine kalbimizde kalması gibi. Gizli bahçemizde, geceleri ve yalnızken açan çiçeklerin kimseyle paylaşılamaması… Bir şeylere uymak, bir şeyleri bozmamak uğruna edilgen bir hayat sürmek; içimizde taşıdığımız o müstesna duyguların, kimseye ulaşamadan sönmeye yazgılı olması…

Bunlar bir insanı yormaya fazlasıyla yeterli şeyler.

İşin ironik yanı, benzer şeyleri yaşayan birine birtakım tavsiyelerde bulunabilmem. Fakat kendim söz konusu olduğunda, yazmak dışında ne yapabileceğimi bilmiyorum.

Sanırım Nâzım Hikmet de şu dizeleri yazarken bu çaresizliğin başka bir biçimini yaşıyordu:

“Moskova’da mektupları birer birer kendim dağıtırım adreslerine. Yalnız Memed’in (oğlu) mektubunu götüremem yerine (Türkiye). Hattâ yollayamam.”



Bazı şeyler hayatı sevmeyi kolaylaştırıyor.

Ben bu tür şeyleri mesela bir meta, eşya veya herhangi bir “asset” yerine duygularda toplamayı tercih ediyorum. Zira “Duygularımızla kavrayabileceğimizin ötesinde ne vardır ki?” diyen o felsefeye inanıyorum.

Bu nedenle bazı duyguların varlığı hayatı güzelleştiriyor; böyle düşünüyorum. Zor ve onulmaz zamanlarımızda hiç haber vermeden yanımızda gördüklerimizin, herhangi bir fayda elde etmeyecekleri aşikâr olduğu halde bizi, bizimle olmayı ve hayatımızda yer almayı seçenlerin varlığının… bunların dünyada var olan herhangi bir şeyin karşılığında olabileceğine ihtimal vermiyorum.

Sanırım sırf bu yüzden eskiler hep “Gerçek arkadaşlık ve gerçek sevgi için mücadele etmene gerek yoktur. Onlar kendiliğinden gelir.” derler.

Peki gerçek arkadaşlık veya sahici bir bağ nasıl oluyor; nerede başlıyor?

Bu soruyu yazarken ve aslında devamında başka bir şey yazacakken, çok sevdiğim birinin İslam mitolojisinden verdiği bir örnek aklıma geldi. İslam peygamberi, anlatıya göre, Allah’ın huzuruna giderken bir yerden sonra ona eşlik eden en kudretli meleklerden Cebrail, “Ben buradan sonra bir adım bile atamam. Eğer bunu yaparsam kanatlarım küle dönüşür. Buradan sonra yalnız gitmelisin,” demiş.

Bu meseli ilk dinlediğimde de çok etkilenmiştim. Şimdi de etkileyiciliğinden bir şey kaybetmemiş.

Geri dönecek olursak, gerçek bağ nerede başlar? Benzerlerinin gücünün, kudretinin adım atmaya yetmediği, kanatların küle dönüşeceği yer neresidir?

Dün A. Altan’ın denemesinde altını çizdiğim kısımlardan birisi şuydu:

Kasabanın birinde bir kadına onunla asla bağdaşmayacak bir suçlama yöneltiliyor. Kadın zaman içinde toplumdan izole ediliyor. Etrafında pek kimse kalmıyor. Fakat yıllardır onun yanında olan arkadaşı ona bir kez bile “Bu gerçek mi, böyle bir şey oldu mu?” diye sormuyor bile. Onun yanında olmaya devam ediyor.

Sanırım cevap, kitapta altını çizdiğim bu satırların içinde bir yerde.



Karmaşık, anlamlandırılması zor ve öngörülemez varlıklarız.

Yaşadıklarımız, karşılaştıklarımız ve doğayla kurduğumuz ilişki, içimizde bir şeyler bırakıyor. Bazen bunlar, ruhumuzun toprağına düşen ve uygun mevsimi bekleyen tohumlar gibi yıllarca sessizce duruyor.

Hangi tohumları taşıdığımızı çoğu zaman bilmiyoruz. Çünkü bir tohum, ancak onu çatlatacak iklimle karşılaştığında kendini belli ediyor.

Bu yüzden kendimizi sandığımız kadar iyi tanımıyor olabiliriz. Kendimiz hakkında bildiklerimiz, aslında şimdiye kadar içinde bulunduğumuz koşulların ortaya çıkardığı halimizden ibaret. Henüz karşılaşmadığımız şartlarda nasıl birine dönüşeceğimizi ise bilmiyoruz.

Belki de zor zamanlarda sıradan birinin içinden bir kahramanın çıkabilmesi biraz bununla ilgili. Ya da çok iyi tanıdığımızı ve güvendiğimizi sandığımız birinin, bizi şaşırtacak kadar vasatlaşması..

İnsan, içinde kendisinin bile haberdar olmadığı ihtimaller taşıyor.

Çok sevdiğim bir hocam, “Aslında içimizde kılık değiştirmekte çok mahir hayaletler var.” demişti.

Onun bu hayalet benzetmesini içimizde taşıdığımız tohumların potansiyeliyle yan yana getirdiğimde, sanki anlamlı bir analoji görebiliyorum.

Fakat içimizde taşıdığımız tohumların dönüştürücülüğünün, kılık değiştiren hayaletler kadar hızlı olmayabileceğini de kabul ediyorum.


*A.Altan’ın “Kaderin Çatlattığı Tohum” adındaki bir denemesinden esinlenilmiştir.


Kişilik özellikleri bakımından küstah ve kendini beğenmiş biri olan Louis Aragon’un dünyasına, bütün duygularını altüst eden bir kasırga gibi giren Elsa Triolet, erkekleri anlattığı Beyaz At kitabını yazmıştı.*

Elsa’nın hayatına girmesiyle birlikte bütün alışkanlıkları yerle yeksan olan Aragon ise oturup “Mutlu Aşk Yoktur” şiirini yazmıştı.

“Hiçbir şey elinde değildir insanın,

Ne gücü, ne güçsüzlüğü ne de yüreği,

Paramparça olur avucunda sımsıkı tuttuğu mutluluk.”

Ne diyelim, oh olsun sana, Aragon!

*

Peki sizce mutlu bir aşk olmalı mıdır?

Olursa, o şey hâlâ aşk olur mu?


*Bir Hayat Bir Hayata Değer deneme kitabından


En karakteristik özelliğin ne diye sorsalar, “mutluluğa hep geç kalmak, hep erken gitmek mutsuzluğa” derim.

Bu ifadeler ve başlık Aziz Nesin’e ait. Onun 10 küsur yıl önce okuyup seslendirdiğim şiirinden.

İçlerindeki tutkuya rağmen zamanın yetmediği sevgileri, zamanın yetmediği insanları anlatır.

Nesin’e göre bazı şeylerin belki de hiç gerçekleşmemiş olması, onları değerli ve unutulmaz kılıyor gibi. Yoksa neden tutkularını içinde söndürmeyi seçsin ki? Her şeyi sığdıramayacağımız o ömür, yapmak istediklerimize yetmediğinde, kendi güçsüzlüğümüzü hayatın kocaman bir şamarı gibi yüzümüzde hissederiz.

Galiba Nesin’in satır aralarında hayatın bize bir had bildirme biçimini de öğreniyoruz. Karşımıza çıkan o sonsuz gücün, “Tutkularının bir önemi yok, ben ne istersem o olur” deme biçimi.

Buna karşın, yani “Zaten yolda havlu atacağız, neden başlayalım ki?” diyenlerimize karşın, bütün sınırlılıklarımızı ve zamanın yetmediği tutkularımızı hayata dayatırsak nasıl olurdu diye merak edenlerimiz de var.

Atila İlhan mesela.

Aziz Nesin’in, bir yerden sonra sevgi ve tutkular için zamanımızın yetmeyeceğini fark edip, hayatın büyüklüğü karşısında tutkularımızın güçsüzlüğünü ikrar etmesinin aksine; hayata ve zamanımızın yetersizliğine meydan okuyarak sevginin bizi sürüklemesine izin verdiğimizde, başlamaya cesaret edemeyenlerin merak ettiği o yazgının nasıl serpileceğini bize anlatmaya çalışır Yağmur Kaçağı şiir kitabında:

“Sökülüp salkım salkım leylekler gelirse ilkbahar olur,

Kül mavinin yanına kirli sarı gelirse sonbahar,

Sen bana gelsen, kıyamet olur.”

Galiba her iki durum da bizden yana değil.

Ama boyundan büyük işler yapmaya her daim amade olanlarımızın rehberi, tüm kısıtlılıklarımıza rağmen A. İlhan olur gibi.

Aksi.. aksi de kıyamet olur.

*

Bu arada Ankara’da akşam vakitleri pek fena değil.



Yıllar önce okuduğum ve uzun süre etkisinde kaldığım bir roman: Peyami Safa’nın Yalnızız’ı.

Roman, o dönem birlikte zaman geçirmekten son derece keyif aldığım birisiyle olan ilişkimizin her buluşmamızda yeniden beslenmesini, yakıt tazelemesini de sağlamıştı. Her bir araya geldiğimizde veya uzaktan görüştüğümüzde mutlaka Yalnızız’ın karakterlerine, olay örgüsüne bir selam gönderirdik.

Bu açıdan, edebiyatın insan ilişkileri üzerindeki o yadsınamaz tesirini deneyimlediğim için kendimi hep şanslı addederim.

Londra’da DR yaparken, ilk yıl kaldığım uluslararası yurtta da benzer bir şey yaşamıştım: Gerçek bağ, yalnızca kısa sürede kendini bazı konularda gösteren o çekimden gelmiyor; aksine, üzerine konuşmayı, keşfetmeyi ve derinleştirmeyi bekleyen, karşınızdakini de buna her daim hazır kılan bir çekimden geliyor. Farklı ülkelerden gelen yurt arkadaşlarımla, kendi edebiyatları ve edebiyatçıları üzerinden bağ kurduğumda bunu bir kez daha anlamıştım. Fakat bu, başka bir yazının konusu olsun.

Bugün ise Yalnızız’da geçen ve benim alıp tezimin önsözüne kadar koyduğum Rainer Maria Rilke’nin sözünü paylaşmak istiyorum.

Daha öncesinde aklıma gelmişken: Danışmanım hep der ki: “İyi bir çalışma, daha iyisine zemin hazırlayan çalışmadır.” Sanırım iyi bir edebiyat da insanı başka kaynaklarla, başka kitaplarla ve başka insanlarla tanıştıran edebiyat oluyor..

Yalnızız’ın edebi değerini bu açıdan değerlendirmek isabetli olacaktır.

Rilke, Malte Laurids Brigge’nin Notları’nda, mısraların sanıldığı gibi duyguların değil, yaşanmışlığın verimi olduğunu belirtir ve bir mısra yazabilmek için nelerin gerekli olduğuna dair görüşünü şöyle sürdürür:

“Bir mısra yazabilmek için insan birçok şehir görmelidir, insanlar ve eşyalar görmelidir, hayvanlar tanımalıdır. Kuşların nasıl uçtuğunu hissetmelidir, küçük çiçeklerin hangi kımıldanışlarla açtığını bilmelidir. İnsan, meçhul semtlerdeki yolları, beklenmedik tesadüfleri ve uzun zamandır gelmekte olduğu görülen vedaları düşünebilmelidir…”

Fazladan bir şey yazmaya gerek yok sanırım.

Bu yazıyı da Rilke bitirmiş olsun.



Etrafınıza bir bakınız. Şikayet etmemizi gerektiren ne kadar da çok şey var.

Üstüne doğan her günün yeni ve belki de daha ağır yüklere gebe olduğu zamanları deneyimlemeniz son derece olası.

Bu tür zamanlara, “Yaşamın bizden yana olmayan zamanları” der Hasan Cemal.

Var olan enerjimizle üstesinden gelemeyeceğimizi düşündüğümüz sorunlar yumağı.

O sorunları oluşturan zihinle, sorunları çözme görevini verdiğimiz zihnin aynılığı.

Dışarıdan bakıldığında, pek iç açıcı bir tablo olmadığını biliyorum adına “yaşamak” denen şeyin.

Ama ısrarcıyız, ısrarlıyız.

Neden?

Çünkü vazgeçmeyip çabalayan o cesurlarımız Behramoğlu gibi şunu biliyorlar:

“Biz dünyaya göreyiz.”

O halde yapabileceğimiz tek şey var: Dünyanın da bize göre olması.

İçimizdeki o ısrarcı cesurların her devam etme kararında, yeryüzünü “aşkın yüzü” yapma inadında aslında bize söyletmeyi amaçladıkları şey şudur:

“Dünya da bize göredir.”



Kaçımız sadece hayatta kalırken, kaçımız gerçekten bir hayat yaşıyor?

Bizim bir hayata sahip olmamızla o hayatın bize sahip olması arasında bir fark vardır, değil mi?

Şimdiye kadar gözlemlediğim ve inandığım bir şey varsa, o da şu: Birçoğumuz, kendimizi içinde bulduğumuz toplumun bize biçtiği dar çerçevede bir hayat yaşıyoruz.

Kendisi olamamış, sınırların dışına hiç çıkamamış, kendi kimliğini geliştirememiş ve var olanın peşine takılıp gitmiş milyonlarca insan…

“Ey en akıllı kişisi dünyanın”, mutsuzluğun nedenini biraz da burada aramak gerekmez mi?

Hiç kendini denememiş, ne olduğunu, kim olduğunu bilmeden yaşayan ve ölen milyonlarca insan. Sahiden bize mutlu bir hayat gösterebilir mi bu?

Öyle veya böyle hepimiz bir hayat yaşıyoruz.

Ama o hayatın bir “hayata” değmesi gerektiğini; sahiden üzerine konuşmaya, hatırlamaya, uğruna bir şeyler yapmaya değecek bir şeye dönüşmesi gerektiğini çok azımız fark ediyor. Daha da azımız bunun için çabalıyor.

Bir hayat, bir hayata değmeli.

Değmiyorsa da bırakın gitsin.

Bir hayata değmeyecek hayata sahip olmayı reddedin.

Belki o zaman elinizde hiçbir şey kalmayacak.

Ama diğer türlü, elinizde bir şey olduğunu iddia etmek de sanki biraz zor gibi.



İnsan büyüdüğünü ne zaman fark eder?

Elbette, birçoğumuz farklı farklı yanıtlar verebilir. Bazılarımızsa sadece kem küm ederiz.

Benim de bu soruya bir cevabım var:

İnsan, ayrılıkları öğrenmeye başladığında büyür.

Bazı zamanlar kimini son kez görürüz.

Kimileri de bizi son kez görür.

Sebebi ne olursa olsun, bazı gidişlerin dönüşsüz olduğunu anladığında; yokluğa alışmayı, eksik kalanla yaşamayı ve her keresinde ayrılığı biraz daha sessizce karşılamayı öğrendiğinde..

Büyümüş oluyorsun işte.

En büyüklerimizden biri de bu konuya değinmiştir: “Kimi insan otların, kimi insan balıkların çeşidini bilir; ben ‘ayrılıkların’..”

Devamı şöyledir:

“Kimi ezbere sayar yıldızların adını; ben ‘hasretlerin’..”



Şehrin bazı sokakları kendilerine hiç de verilmemiş bazı geniş yetkilere sahip gibi.

Hayatta olmalarına rağmen artık kaybetmiş olduklarıma hâlâ sahip olabildiğimi, kaybetmiş olduklarımla geçirdiklerimin çağrışımlarını özleyebilmemi sağlıyorlar.

Belki de kaybedince kaybetmiyorsundur. Bir gün yüzünü hatırlamadığında, adını söylemek içinde bir kıpırtı yaratmadığında, şehrin sokakları bazı çağrışımları zamansızca sana getirmediğinde kaybediyorsun onları.

Unutmak, yani artık silikleşmiş olmaları kaybettiriyor.

Kim bilir?