Daily Notes


Şehir, akşam ve sen..

Akşamın, akşam saatlerinin ve uzaktan, bir arabayla şehre yaklaşırken gördüğümüz o ışıltılı manzaranın medeniyetin dramatik dışavurumlarından biri olduğuna inananların sayısı hiç de az değil.

Uzaktan bakıldığında, benim de itiraz etmeyeceğim bir düşünce bu.

Karanlığın içinde yaşam kurmuş yüz binlerce, milyonlarca insanın ve onların kurduğu hayatın ışıl ışıl parladığını görüyorsun.

Fakat o ışığın içine girdiğinde, kaçımız bunun hâlâ bir medeniyet temsili olduğuna dair inancını koruyabilir?

İşte orası tartışmalı.

Ben, kişisel olarak insan türü, ışık ve medeniyet… kelimeleri yan yana geldiğinde çoğunluğun aksine başka bir şey düşünüyorum.

Tıpkı Nazım Hikmet’in on yıllar öncesinde Karlı Kayın Ormanı’nda şiirinde anlattığı gibi:

“Kayınların arasında bir pencere, sarı, sıcak..”

Bir ormanda, ıssız bir yerde, gecenin bir yarısı sarı sıcak bir pencere görmek…

“Bu ıssızlığın içinde bizden birileri var. Bizi, hayatı ve sahip olduklarımızı temsil eden birileri.”

Bize bunu söyleten şeylerin, medeniyetimizi, ya da adı her neyse onu, temsil etmeye daha çok hakkı olduğunu düşünüyorum.

Çünkü gece, ışıklar, insan türü ve kurduğu medeniyet.. Bunlar, ancak bize ürküntü veren bir ıssızlığın arasından sarı sıcak bir ışık belirip bizi yatıştırdığında birbirleriyle gerçekten anlamlı bir biçimde yan yana geliyorlar.

Şehrin ışıkları sadece uzaktan güzel ama insanın “benim” diyebilmesi için asıl ihtiyacı, karanlığın içinde kendisinden bir şeylerin hâlâ orada olduğunu bilmektir.

O zaman…

Issızlığın yüreğimizi doldurmaya çalıştığı kasveti, yaktığı bir ışıkla ortadan kaldıranlara…

Selam ederiz.



İnsan, yeryüzüne dayanabilmek için yazar.

Dün, 10 Eylül, Tezer Özlü’nün doğum günüymüş.

İyi ki doğdunuz, Tezer Özlü. Geç de olsa iyi ki keşfettim sizi.

Yazdığınız cümlelerde benzer duyguları yaşadığımız o kadar aşikar ki..

Mesela, buradan sıkıldığınızı, sürekli gitmek istediğinizi ama nereye gideceğinizi bilemediğinizi anlattığınız “Nerede olmak istediğimi bilmiyorum. Belki de bu yüzden hiçbir yerdeyim.” sözünüz; benim de paylaştığım bir söz.

Onlardan biri olmadığınızı, sadece geçerken mecburen içlerinde bulunduğunuzu anlattığınız: “Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla bağdaşan hiç yönüm yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum, hem de iyi giyiniyorum. İyi giyinene iyi değer verdiğiniz için.” sözünüz.. hayatım boyunca hissettiğim her şeye ışık tutuyor.

Kendinizi hiçbir yere ait hissetmediğinizi, sanki mitolojik zamanlardan yanlışlıkla dünyaya ışınlanmış bir düşünce gladyatörü olduğunuzu gösteren, “Kendimi genellikle yeryüzünün her yerinde sürgün sayıyorum. Ve hiçbir yerinde göçmen saymıyorum.” sözünüz.. benim sözüm olarak da kabul edilebilir mi diye size sorma fırsatım olmasını isterdim.

Çok yaşamak istemediğinizi anladığımız “Hiç kimseyle yaşlanmak istemiyorum. Kendimle bile.” sözünüz, benim de sık sık kullandığım bir söz.

Gittiğiniz yerde de “yalnız” olduğunuzdan eminim.

Ama belki daha bir huzur bulmuşsunuzdur.

Saygılarımla..



Başlarken şunu yazmak geldi aklıma:

“Bilirim, ömrümüz beygirinkinden azıcık uzun, karganınkinden alabildiğine kısadır.”

Dün Hacettepe’ye gittim. Hocamla, ilkin mizahi bir motivasyonla kurduğumuzu iddia ettiğimiz ama sonra bizi de kendisine inandıran “Tuesday Intellectual Society”nin* haftalık toplantısını gerçekleştirdik.

Hâlâ iki kişiyiz.

Siz sormadan ben belirteyim: Birilerini aramıza almayı düşünmüyoruz.

Nasıl oluyor bilmiyorum ama öncesinde belirlenmiş bir konu olmamasına rağmen ilk veya ikinci dakikada bir konu beliriyor ve bizi alıp götürüyor.

Hemen her şeyi konuşabildiğiniz insanlar varsa hayatınızda, bu durumun keyfini sürmeyi biliniz.

Buraya yazmak istediğim şey çok farklı ama…

Dün, hadi birlikte bir fotoğraf çekelim, dedik. Sohbetlerimizin sürükleyiciliğiyle şimdiye kadar hep göz ardı ettiğimiz bir şeydi bu.

Dünkü fotoğrafa bakarken, on yıl önce, 2016’da, Kars Çıldır Gölü’ne nazır bir yerde çekilmiş fotoğrafımız aklıma geldi. İkisini yan yana koydum ve inanılmaz bir değişim fark ettim.

Evet, kilo vermiştim; daha fit ve sağlıklıydım. Ama saçımın önü seyrelmiş, yüzümde kırışıklıklar ve eprimeler oluşmuştu.

İlginç bir şekilde bu durum beni pek etkilemiyor. Olması gereken bir şey olarak görüyorum. Hem okuyup yazarak, araştırarak yıpranmak herkesin ulaşabileceği bir bahtiyarlık değil bana göre. Bu açıdan bakınca, geçen yılların götürdükleriyle yaşamın hakkının verildiği bir denklem olarak da okuyabiliriz. Kendinizin içinden yeni bir “kendinizi” çıkarırken “mindset”inizle birlikte dış görünüşünüz de değişmek zorunda sanki. Böyle anlıyorum.

Uzun zamandır yazılarımda falan “çok yaşamak istemiyorum” derdim. Bu görüşüme elle tutulur bir yanıt vermekten kaçınırdım. Fakat dün bu hususta kendime bir cevap verebildim sanırım.

Çünkü ben kendimi hep delişmen bir bilişsel beceriye, özenli bir dış görünüşe haiz biri olarak hazırladım ve öyle gördüm.

Saçların seyrelmesi, kırışıklıklar… Herkese eşit olan zamanın bu muamelesini bir yere kadar kabul edebilirim. Nihayetinde bunlar zamanın herkese kestiği fatura.

Ama bir yaştan sonra —kaç ise artık o yaş— bilişsel becerimin zayıflamasını, görünüşümün daha fazla eprimesini… Bunları kabul edemem.

Kendimi “downgraded” olarak görmek istemem.

Yani benim asıl itirazım, zamanın geçerken götürdüklerine değil; bir gün kendimi kendim olarak tanıyamayacağım bir hâle gelmeye.

Bu yüzden o yaşlara, zamana gelmeden dünya sürgünümün tamamlanmasını istiyorum.

Daha fazla sıkılmadan, kendime karşı mahcup olmadan..

Ne diyelim, başlangıçtaki dizelerin devamıyla bitirelim o zaman:

“Bilirim, benden önce duyulmuş bu keder benden sonra da duyulacak. Benden önce bunların hepsi bin kere söylenmiş; benden sonra da söylenecek.”**


*Inspired by Wednesday Psychological Society of S. Freud.

**Nâzım Hikmet, “Severmişim Meğer” şiirinden.


This claim comes from Yuval Noah Harari, one of the most influential historians and public intellectuals of our time.

In a YouTube interview, he argues that the “operating system” of our civilisation, language, is now changing, with more and more of its production being delegated to AI.

Before discussing this claim, it is important to note what Harari means by calling the operating system of our civilisation language.

He supports this idea by pointing to the systems we have developed throughout history: law, religion, trade, and many others. All of them are, in one way or another, based on words.

In other words, language.

Yet something unprecedented may now be happening: machines are becoming capable of producing language without our direct involvement. He further gives an example to illustrate the distinction between tool and agent. He rightly asserts that everything human-made thus far can be grouped into tools, whereas AI represents the latter: an agent.

Language has always been perhaps the most fascinating part of our journey. Harari argues that the development of language enabled us to move from being relatively insignificant animals to becoming the masters of the globe.

That is a remarkably powerful point.

But then another question emerges:

What happens when language begins to detach itself from human beings?

What if, as we move forward, language continues to develop, circulate, and spread, perhaps increasingly without us?

Things worth thinking about…



Yıllar önce Montaigne’nin bir sözünü okumuştum.

“Why did I love her? Because it was her; because it was me.”

Yani, “Onu neden seviyorum? Çünkü o, o idi..”

İşleri karmaşıklaştırmaya gerek yok sanırım.

Birini neden sevdiğinizi bilmiyorsanız, galiba onu sahiden sevmiş oluyorsunuz.

Zira sevgi çoğu zaman nedenlere dayanmaz. Tanımlayamadığımız, anlamlandıramadığımız bir kaynağı vardır sevginin.

Elle tutulmayan, aklın rasyonelliğine uymayan.

Belki de bu yüzden büyüğümüz Timur Kocaoğlu “Sen sevgiye gitmezsin, seni alır götürür sevgi” der.

Götürdüğü veya içinden geçirdiği yerlerde aklın değil, kalbin kendine göre nedenleri oluyor.

O halde sorayım size: Onu niçin seviyorsunuz?


*Photo was taken from https://quotefancy.com/


Yıllar önce bir haber ilgimi çekmişti.

Meşhur Oyun Teorisinin sahibi, tüm dünyanın “dahi” dediği matematikçi John Nash, Bilgi Üniversitesi’nde bir konuşma yapmak için Türkiye’ye gelmişti.

Birçok hatırasıyla birlikte şu perspektifi de paylaşmıştı:

“Matematikte iyi olmayan toplumlarda adalet yoktur.”

Uzun zaman beni meşgul eden bir söz oldu bu.

Acaba büyük dahi ne demek istemişti?

Matematik ve adalet arasında bu denli bariz bir ilişki nasıl kurulabilirdi?

Cevabı yine yıllar sonra tesadüfen okuduğum kendi demecinden öğreniyorum.

Diyor ki: ‘Kilit kelime “kanıt”tır. Hem matematik hem de adalet kanıtlara dayanır. Eğer kanıt varsa o halde hakikate ulaşma imkanı da vardır. Matematik ve adalet.. bunlar hakikati bulmayı amaçlar ve yalana yer veremezler.’

Herhalde üzerine pek bir şey yazmaya gerek yok. Bazı yazıları başkaları, kimi zaman dahiler bitiriyor.

Huzur içinde uyuyunuz Sevgili John Nash..


Resim ve orijinal ifadeler bu adresten edinilmiştir: https://www.hurriyetdailynews.com/nash-shares-memories-of-albert-einstein-discussions-26376


Nobel edebiyat ödüllü Herta Müller’in ikonikleşmiş bir ifadesi:

“What can’t be said, can be written.”

Söylenemeyenler anca yazılabilir.

Neden söyleyemiyoruz?

Söylemekten bizi alıkoyan şey nedir ki?

Yıllar yılı inandığım ve yapmakta inat ettiğim gibi: “Yazmak, anlatma sıkıntısının bir belirtisidir.”

Herta Müller’i destekleyen bir söz yazdım diyerek hadsizlik etmeyeceğim ama benzer şeyleri fark etmişiz.

Söylenemeden kalan şeyleri yazarak ruhumuzu rahatlatıyoruz.

Susanna Tamaro da Yüreğinin Götürdüğü Yere Git kitabında ölülerin aslında yokluklarından çok onlarla aramızda eksik kalan, söylenemeyen şeylerden dolayı keder verdiğini yazar.

Yazmak bu kederi de eksiltir mi?

Bütün bu sorulara, yazmadan bir cevap bulamayız.

Herkes yazamaz.

Zira yazmak, ejderhayı ininde öpmeyi gerektirir.



Ne zaman toplum ve modern yaşamı mümkün kılan aletlerin sosyolojisini bir arada tefekkür etsem, Carl Sagan’ın “We live in a society exquisitely dependent on science and technology, in which hardly anyone knows anything about science and technology.” sözü gelir aklıma.

Yani “bilim ve teknolojiye ziyadesiyle bağlı ama onlar hakkında neredeyse kimsenin bir şey bilmediği bir toplumda yaşıyoruz” hakikati.

..ve yine dışarıda, “duvarın ardındaki dışarıda” bu hakikat ile medeniyetin açmazlarından birisinin şaşırtıcı biçimde dengesizliği gözümüze çarpıyor.

Örneğin, artık cep telefonu dememek gerekiyor; hep elimizde olan telefonun en azından temel prensipler düzeyinde nasıl çalıştığını bilmeyen insanların, onun en lüks modeline kolaylıkla ulaşabilmesi…

Bir otomobilin çalışma prensibini bilmeyenlerin ve onu yalnızca pedal ve direksiyondan ibaret görenlerin yine en lüks otomobillere sahip olabilmesi…

Tüm bunlar basit örnekler ama dikkat çekici bulduğum örnekler aynı zamanda.

Dikkat çekici bulduğum bir başka örnek daha var..

Bugün toplumun büyük bir kısmı, verdikleri “girdilere” kolaylıkla mantıklı yanıtlar üreten büyük dil modellerini geliştiren şirketleri, bilim ve teknolojinin öncüleri olarak görüyor.

Yani, topluma ve öyle görünüyor ki bazı ülkelere göre araştırma enstitüleri ve üniversiteler yerine büyük dil modellerinin çatı şirketleri medeniyetimizin bilimsel ve teknolojik uç noktasını temsil ediyor.

Carl Sagan’ı haklı çıkaran bir örnek daha işte. Çünkü burada da benzer bir şey oluyor: Teknolojinin sonucunu, teknolojinin kendisiyle; onu üreten şirketi ise onu mümkün kılan bilimsel ve entelektüel ekosistemle karıştırıyoruz.

Eğer bir gün yolunuz Londra’ya ve ona çok yakın bir lokasyonda bulunan “Oxfordshire”ye düşerse, orada, Oxford Üniversitesi’nin uhdesindeki Science Museum’a gidiniz.

Bilim ve teknoloji okuryazarlığımızı tek başına bir müze ziyaretinin değiştireceğini düşünmüyorum. Ama araştırma kurumlarının insanlığın, hele de en zor zamanlarında, nasıl çalıştığına; örneğin penisilinin geliştirilmesinin ve bilimsel dünyaya kazandırılmasının hikâyesine yakından tanık olunuz.

Fakat ilkin, Carl Sagan’a göre büyük ihtimalle bilmediğimiz bir şey olan, antibiyotiklerin ne işe yaradığını öğreniniz.

Sonra, A. Einstein’ın ders anlattığı kara tahtaya dakikalarca bakınız.

İşte, size Carl Sagan’ı biraz haksız çıkaracak bir fırsat.

Değerlendirip değerlendirmemek, odağınızı değiştirip değiştirmemek size kalmış.

*

Science museum ziyaretimden sonra çok sevdiğim bir hocamla yazışırken ona şunu yazdığımı hatırlıyorum:

“Oxford gezisi muhteşemdi. Birkaç farklı fikirde arkadaşımla gitmiştim. Bilime yaptıkları katkı, o bölgenin bilimsel ve entelektüel gelişimimizde olan eşsiz rolü ve tüm bunlara olan tanıklığım hayatımdaki çok özel deneyimlerden biriydi. Düşünsenize, Einstein ile aynı yerde, aynı tahtanın önünde bulundum. Yalnızca fiziksel bir arada oluş değildi sanki, aynı amaç uğruna kendiliğinden bir araya gelen kişilerin hislerinin duyumsanması, bir his birlikteliği, bir öndere bakış, ta oraya kadar gidip yaptıklarına saygı duruş..”

**

Eğer Oxfordshire’e henüz gidebilme imkânınız yoksa, yaşadığınız/bulunduğunuz yerde herhangi bir bilimsel müze ziyaretiyle değiştirebilirsiniz önerimi. Yaşadığınız yerde bir bilimsel müze yoksa, orada yaşama fikrini yeniden gözden geçirebilirsiniz.



Sanırım en sevdiğim şiir kitabı Murathan Mungan’ın Yaz Geçer eseri.

Yalnız Bir Opera şiiriyle veya daha uzun, daha derin diyebileceğimiz bir örnekle başlar.

Şiirin satırlarından birisi, “Bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan, oysa yapacak ne çok şey vardı ve ne kadar az zaman..”

Bu satır istisnasız her Ağustos ayının sonlarında, yaz ile vedalaştığımız zamanlarda hep aklıma gelir, kendisini bir vesileyle hatırlatır.

Dün de böyle oldu.

“Bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan, oysa yapacak ne çok şey vardı ve ne kadar az zaman..”

Hiçbir şey anlamadan geçmese de, bu satırları okuduğum 13 yıl öncesinde olduğu gibi satırların uyandırdığı duygular hala çok diri.

Zira diğer okurları bilemem ama bende bir “natamamlık” duygusuna dokunduğunu düşünüyorum. Yaz ne kadar dolu, güzel, keyifli ve eğlenceli geçmiş olursa olsun, bu dizelerin büyüsü beni alıp götürüyor.

Hayat felsefesi olarak hiçbir zaman tamamlanmayacak yığınla duygu kendi zihinsel dünyamda yer aldığı için, bu dizeler işte bu asla tamamlanamayacak duyguların engebeli coğrafyasına ışık tutuyor, beni sürekli eksik olan ve eksik kalacak olan duygularla baş başa bırakıyor.

Sanırım bu yüzden hayatımın sonuna kadar, o dizeleri her okuduğumda, geçirdiğim yazın neye benzediğinden bağımsız olarak etkilenmeye devam edeceğim.

Bu son satırları yazarken etrafıma bakıyorum:

Yapacak ne çok şey var ve ne kadar az zaman..




Hayata dezavantajlı bir coğrafyada, yine dezavantajlı bir komünitenin içinde gözlerimizi açmak etrafımıza duvarlar örer ve bizi olabildiğince sınırlar.

Genellikle oradakilere benzeriz. Üç aşağı beş yukarı onlar gibi oluruz. Anne babalarımızı bile geçme cesareti gösterenimiz az olur.

Ama bazılarımız, bizi kuşatan o “yazgı”yı reddederek düşünebilme ve özgürleşebilme cesareti gösterir.

Ben de onlardan biri olmaya çalıştım.

Önüme konanlara göre “biçimlendirilmiş” bir hayatı, onun konforunun cazibesine rağmen reddettim.

Bizatihi kendi ailem dahil birçok şeyle mücadele etmem gerektiğinin farkındaydım.

Göze almıştım bunu.

Kendinizin içerisinden yeni bir kendiniz çıkarmak zordur.

Süreç içerisinde karşılaştığım ama diz çökmediğim zorluklarda, hiç davet etmemişken yanımda bazı arkadaşlarımı buldum.

Hiç unutmam, ellerinden bir şey gelmeyeceğini ikimiz de bilmemize rağmen bazı arkadaşlarım bana:

“Senin için ben hep buradayım!” demişti.

Bu, öylesine söylenmiş bir söz değildi.

En azından söyleyen için.

Bir keresinde istifa ettiğim ve aylardır çalışmadığım bir dönemdi. Üstüne, az sorunum varmış gibi, çok varsıl olan ailemin iflası gelmişti. Aman ne güzel..

Evimin banyosunda bir arızanın onarılması gerekiyordu.

Son model arabamı ailemin borcu için sattığımdan, bir arkadaşımdan ustayı eve getirmesini rica etmiştim.

Evin önüne geldiklerinde arkadaşım, kaç numaralı daire olduğunu öğrenmek için beni aramış ve cevap aldıktan sonra telefonu kapatmayı unutmuştu.

Tam telefonu kapatacakken arkadaşımın ustaya şöyle dediğini duydum:

“Sakın çocuktan para isteme. Parası ne kadarsa ben ödeyeceğim sana!”

Biraz duygulanmıştım.

Yaşadığım zorluklara inat, beni düşünen, gözeten birileri vardı.

Usta işini bitirdiğinde, ne kadar zorlasam da para almayı reddetti.

O arkadaşım, “Senin için ben buradayım!” diyen arkadaşlarımdan biriydi.

Zor zamanlarımda düşünüp güç aldığım duygular bunlar. Öldükten sonra gideceğimizi düşündüğümüz o “iyinin ve kötünün ötesindeki” yerde anlatacağım, dünyadan taşıyacağım anlatının parçaları..

Geriye dönüp baktığımda, hiçbir şey olamasam da sanırım “arkadaş” olmayı başarmışım dedirten bilincin parçaları.

Ne diyelim,

Umarım zor zamanlarınızda “Ben buradayım” diyen dostlarınız olur.

Biriktirdiklerinizle boşuna yaşamadığınızı idrak etmiş olursunuz.