Birini sevmek, ona sizinle geçirdiği zamanın ne kadar kıymetli olduğunu hissettirebilmek; yelkovanları pervaneleştirebilmektir. Bunu başaranlar kendilerinden, tarzlarından ve cümlelerinden asla şüphe etmezler.
Eğer karşı taraf sizin duygularınızı yaşadığınız bu yüksek frekansı anlamayıp tekdüze şeyler bekliyorsa, bu sizin eksikliğinizi veya sıkıcılığınızı göstermez. Aksine, duygularınızı yaşama biçiminizin karşınızdaki kişinin algı sınırlarının üzerinde olduğunu gösterir.
Bu, sevgiyi yüksek perdeden yaşayan insanların ortak felsefesidir ve genelde bu tür insanlar kendi asaletlerine ve derinliklerine sadık kalmayı başarırlar.
Gerisi… Gerisi, aynı sessizliği duyamayanların hikâyesidir.
Koynumda çırılçıplaksınız
Şehir, akşam ve sen
Aydınlığınız yüzüme vuruyor
Bir de saçlarının kokusu.
Bu çarpan yürek kimin
Sesleri soluklarımızın üstünde küt küt atan
Senin mi şehrin mi akşamın mı yoksa benim mi?
Akşam ner’de bitiyor, ner’de başlıyor şehir?
Şehir ner’de bitiyor, sen ner’de başlıyorsun?
Ben ner’de bitip ner’de başlıyorum?
Nazım Hikmet
Düşünüyorum da…
Mesela trafikte araç kullanırken, yayalara ve diğer sürücülere gösterdiğim saygının ve nezaketin çoğu zaman hiçbir karşılığını görmüyorum.
Ne yaya olduğumda ne de direksiyon başındayken…
Yaya geçidi olsun veya olmasın, genelde bekleyen birine yol veriyorum. Acaba o kişi direksiyon başına geçtiğinde başka bir yayaya aynı nezaketi gösteriyor mu? Market sırasında, kaldırımda.. birilerine öncelik tanıyor mıudur? Ben görmüyorum çünkü.
Geçiş üstünlüğü bende olmasına rağmen beklemesin diye yol verdiğim sürücüler… Bir araç daha sığsın diye santimetre santimetre yerini değiştirdiğim otomobil… Uyarabileceğim bir ihlalde tepki göstermek yerine öncelik tanıdığım insanlar…
Ben bunların karşılığını pek görmüyorum. Ama merak ediyorum: Siz de başkalarının hayatını biraz olsun kolaylaştırıyor musunuz?
Yaptıklarımı bir erdem olarak elbette görmüyorum.
Ama diğer yandan şunu biliyorum: Yaptığım ya da yapmaya çalıştığım şeylerin hayatta “hemen” bir karşılığı olmaması, kendi iç dünyamdan, zihnimde kurduğum o masalsı hayattan ve zihinsel derinliğimden vazgeçmemi gerektirmez.
Belki de en doğrusu, hiçbir karşılık görmeyeceğini bilsen bile doğru bildiğini yapmaya devam etmek.
Ne diyelim…
Tam yol ileri.
Ahmet Altan’ın I Will Never See the World Again kitabındaki “One Sentence” başlıklı bölüm, zor zamanlarımda sığındığım ve entelektüel dünyamı besleyen en özel metinlerden biridir.
Altan, burada kendi durumuyla bir Roma efsanesi arasında sarsıcı bir analoji kurar.
Anlatıldığı kadarıyla Romalılar, Kartacalı bir elçiyi işkence yapmakla tehdit eder. Elçi bunun üzerine herkesin gözünün önünde elini yanan ateşe sokar ve Romalılara dönüp,
“Az önce bir şey mi söylediniz?” der.
Her okuyuşumda tüylerimi diken diken eden bir anlatı.
İnsan zihninin ve iradesinin, fiziksel baskılara karşı kurabileceği o muazzam kalkanın özeti.
Kırılmaz. Kıramazsınız..
Bana çok güçlü bir felsefe öğreten o adam der ki:
“Umutsuz durumlar yoktur. Umutsuz insanlar vardır ve ben umudumu hiç yitirmedim.”
Düşünün; bunu söyleyen adam, bir imparatorluğun çöktüğüne, ülkesinin işgal edildiğine, koca bir milletin en iç şehrine kadar çekilip kapana kısıldığı günlere tanıklık etmiş biriydi.
Ve buna rağmen umudunu hiç kaybetmedi.
O hâlde…
Haykıralım: “Umutsuz durumlar yoktur. Umutsuz insanlar vardır.”
Bugün birçok ebeveyn, çocuklarını kendi hayatlarının bir uzantısı gibi görüyor.
Ne giyeceklerinden, hangi okula gideceklerine, hangi mesleği seçeceklerinden, nasıl bir hayat yaşayacaklarına kadar pek çok konuda son sözü söylemek istiyor.
Oysa bir çocuğun hayatını şekillendirmek ile onun yerine yaşamak arasında ince ama önemli bir çizgi var.
Bir çocuğu dünyaya getirmek, onun hayatı üzerinde sınırsız bir söz hakkına sahip olmak anlamına gelmez oysa. Ebeveynlik, yönetmekten çok rehberlik etmeyi, yön vermekten çok yol arkadaşlığı yapmayı gerektirir.
Bu konuda büyük yazar Halil Cibran, “Ermiş” adlı kitabında muhteşem bir anlatıya yer verir:
Çocuklarınız sizin değil, der. Çocukları oklara, anne babaları yaylara ve hayatı okçuya benzetir.
Devamı şöyle:
Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil, Onlar kendi yolunu izleyen Hayat’ın oğulları ve kızları. Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller. Onlara sevginizi verebilirsiniz,düşüncelerinizi değil. Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır. Bedenlerini tutabilirsiniz,ruhlarını değil. Çünkü ruhları yarındadır, Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz. Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları Kendiniz gibi olmaya zorlamayın. Çünkü hayat geriye dönmez,dünle de bir alışverişi yoktur. Siz yaysınız,çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar. Okçu,sonsuzluk yolundaki hedefi görür Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar. Okçunun önünde kıvançla eğilin Çünkü okçu,uzaklara giden oku sevdiği kadar Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever
Lisans yıllarında Can Dündar’ın “Aşka Dair” adlı yazısını okumuştum.
“Eğer, O’nu hatırladıkça başı göğe ermişçesine ya da asansör boşluğuna düşmüşçesine ürperiyorsa yüreğiniz… Ömrü saatlere sıkışmış bir kelebek telaşıyla o hüzünden bu neşeye konup kalkıyorsanız gün boyu nedensiz…”
Galiba bu hisler sadece hatırladıkça değil, asıl gördükçesarıyor insanı. Kendi payıma düşen yorumu eklememe izin verin o zaman:
Eğer O’nu gördüğünüz anda elleriniz sizden habersiz titremeye başlıyor ve içinizde ansızın kopan fırtınayı dindirmeye gücünüz yetmiyorsa…
Hayatta hiçbir varlığın bir bakışıyla ellerimi titretecek kadar beni sarsabileceğini düşünmezdim. Meğer hayata ve duygulara dair peşin hükümlü olmamak gerekiyormuş. Peşin hükümlerin gücü, hakiki bir duygu karşısında çok kısa sürüyormuş.
Öncesinde şunu belirtmek istiyorum: Şu anda Ankara’da, yani 25 Temmuz 2026 saat 11.00 sularında, muhteşem bir hava var.
Yağmur çiseliyor ve sıcaklık 20’lerde.
İşte bu!
Şehrin çirkinliğine inat, şu anda havamızın bir cazibesi var! 🙂
ODTÜ Kütüphanesi’nden ormana nazır koltuğuma geçip tezime devam etmeye hazırlanırken, bu sabah yaşadığım tatlı bir şeyi paylaşmak istedim.
Sürekli gittiğim ve gerçekten “handmade” bitter çikolatasını çok beğendiğim bir kafe var oturduğum evin dolaylarında. Çikolatayı alırken kasadaki görevli kız arkadaşa “Bence şehrin en güzel çikolatası” dedim. 🙂 O da tebessüm ederek teşekkür etti ve zarifçe bulduğunu söyledi. Sonra sonra farkına vardım ki “Bence şehrin en güzel çalışanı” dediğimi anlamış.
Düzeltme gereği duymadım,
Olsun…
Bazı yanlış anlaşılmalar düzeltilmek için size alan tanısa da, onları pratikte düzeltmek pek hakkaniyetli değil gibi. Zira kalbin rasyonel açıklamaları reddettiği, o küçük ve tatlı yanılgının içinde kalmayı tercih ettiği anlar da vardır.
Belki bir sonrakinde, eğer yeniden görebilirsem, aynı kişiye “Bence şehrin en güzel çalışanı” derim.
Belki de bu tatlı gizem, şehrin o yağmurlu büyüsü içinde öylece kalır, kim bilir. 🙂
Ahmet Altan’ın O Yıl kitabında yazdığı ve sadece erkeklerin anlayabileceği o sözlere bütün yüreğimle katılıyorum.
“Daha sonra Osman’a, ‘Biz erkekler hep böyleyiz,’ demişti. ‘Zor zamanlarımızda kadınları düşünür, onlara sığınırız.'”
Doğru.
Ben mesela zor zamanlarımda -ki hayatımın kolay olduğu dönemleri hiç ama hiç anımsamıyorum- kendi animelerimden bir karakterin zihnimde bir tahayyülünü kurar, o karanlık dönemi onunla birlikte aşmaya çalışırım.
Bunun mutlaka gerçek hayattan bir kadın olması gerekmez. Hatta A. Altan’ın sözüne bir ekleme yapacak olsam, şunu söylerdim:
İlla yaşayan bir kadın olması gerekmez. Sığınak, sığınaktır; haritasının gerçek dünyada bir karşılığının bulunması şart değildir.
Eylülde aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen notunu buldum kapında.