Üniversiteden sonra bir müddet memleketim Kars’ta yaşadım. Orada özel ilk-ortaöğretim okulunda öğretmen olarak çalıştım. Süreç boyunca inanılmaz ihlallere tanık oldum. Okulda her öğrencinin sınav puanı 100 idi. Bu nasıl olur diye sordum ve sonradan öğrenci kaçırmamak için bütün öğrencilere, öğrenci 50’lik düzeyde bile olsa 100 verildiğini öğrendim. Hatta sınav kağıdındaki hataları öğretmenin kendisi düzeltip 100 yapıyordu skoru. Böyle bir şey olamaz dedim. Bu yaptığınız hem suçtur, hem ahlaksızlıktır hem de haksızlıktır dedim. Böyle eğitim olmaz, böyle okul olmaz, böyle bir anlayış hiç olmaz dedim. Ama sonuçta yeni başlamış bir öğretmendim, ne yapabilirdim ki?
Veli toplantısı oldu, çoğunluğu akademisyen olan kişilere şöyle bakıp hepiniz suçlusunuz dedim. Anlamadılar ilkin, hem bir öğretmenin ne haddine kelli felli! (birçoğu üniversiteye hısım, akraba dolmuşlar), maaşını ödeyen kişilere bu şekilde konuşması. Her biriniz çocuklara sahtekarlıkla hayatta bir yere gelinebileceğinin öğretilmesinin bir parçasısınız dedim. Üstelik bunu, “eğitim” verildiği iddia edilen bu okulda, neredeyse bütün öğretmenlere ve maalesef sözüm ona onca öğrenci yetiştirmiş emekli idarecilere kabul ettirmişsiniz. E özel okullarda hep böyle cevabı verdiler sadece. Beğenmeyen çalışmaz olur biter gibisinden şeyler söylemeyi de ihmal etmediler. Dönem sonu geldi, ben öğrenciler ne almışsa sisteme o notları girdim: 50-60-65-100… Sonra bir baktım bana notlarını düzelt diye ikaz geldi. Getiren kişi de sekreter! Emir büyük yerden diyor! 🙂 Ne yapmam gerekiyor mesela dedim? 100 olmalıymış hepsi yoksa müşteriler kaçarmış. İyi hatırlıyorum: Söylediğiniz şeyi bana yaptırabilecek bir güç yok bu dünyada demiştim. En sonunda baktım ki not girişlerinin son günü idareci olacak emekli öğretmen sistemden benim adıma bütün notları istedikleri gibi değiştirmiş ve e-okula o şekilde işlenmiş.
O an anladım ki sorun çok büyük! Ben ve benim gibi insanların tek başımıza altından kalkacağımız gibi değil. Üstelik bu durum, toplumca “parlak nesiller” yetiştirme misyonunu verdiğimiz “MEB”in de bilgisi dahilinde. Sonuçta bütün notlar merkezi sistemde toplanıyor ve sözüm ona bir uzman, pedagog… “ya bir dakika bu nasıl olur” demiyor! Bunu bilmeme rağmen konuyla ilgili mesaj göndermeyi ihmal etmemiştim. Hatta mesaja o dönem verdiği cesur kararlardan dolayı Anayasa Mahkemesi'ni de etiketlemiştim. Yazık, ne kadar naifmişim. Hâlâ yanıt bekliyorum ama.
Şimdi, parayla diploma alanlar varmış… neden şaşırıyorsunuz? Anne-baba parasıyla hayatta bir başkasının önüne geçilebileceğini, sahtekarlıkla sonuç alınabileceğini ve emek etmeden bir şeylere sahip olunabileceğini öğrenmiş insanlardan veya bunlardan beis görmeyen bir toplumdan başka ne bekliyorsunuz ki? Sizin toplumsal onamınızla açıldı bu cehennemin kapısı.
Peki ben neden hâlâ bu sistemin içerisindeyim? Neden hâlâ bütün bunlara rağmen bütün hayatımı akademiye, eğitime vakfediyorum? Çünkü ben koşullar ne olursa olsun ilhamımı muhteşem ölülerin içime yansıyan ışıklı gölgelerinden alıyorum. M. Akif’in Ankara’nın ayazında ödünç paltoyla çıktığı İstiklal Marşı yarışmasının ödülünü reddettiğini bilmesem, Fahreddin Paşa’nın görevden alınmasına rağmen kendine sadık askerlere "Yarın Medine’nin şehir merkezinde sırtımızda bayraklarımız elimizde ilkel aletlerle düşmana koşacağız" dediğini okumasam, Naci Görür’ün "Akademisyenlerin çocukları burs alabilecekken bursu bana verdiler ve deprem bilimci oldum" dediğini dinlemesem, Hz. Hüseyin'in, ölmeden bir gün önce yanındakilere "Yarın hiçbirimiz sağ kalmayacağız. İsteyen karanlıktan yararlanıp bizi terk edebilir, yaşamayı seçebilir" dediğinde bir kişinin bile onu terk etmediğini dinleyerek büyümesem, devlete savaş zamanı borç veren ve sonra geri istemeyen atalarımızın olduğunu bilmesem, muezzin Fuat’ın onca baskılara karşın “Ben din adamıyım. Yalan söyleyemem. Camide içki içilmedi” dediğine tanık olmasam, herkesi satın alan ama Memur Teoman’ı bir türlü satın alamayan multi zenginlerin serzenişini duymasam, Sedat Peker’in bağışını “Buradan içeri şaibeli para giremez” diyerek reddeden ÇYDD’nin tavrıyla esinlenmesem, Kemal Tahir'in "Kuvva bire kadar kırılmadıkça umut tükenmez" dediğini bir mıh gibi kalbimde hissetmesem, İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin sadece hayatlarımıza değil, zihinlerimize de barikat kurmaya çalışan karanlığın engelini parçalayıp attığı anı görmesem, Nazım’ı, Neruda’yı, Marquez’i, Kipling’i... okumasam belki ben de edilgen olabilir, onlara benzeyebilirdim. Ama her keresinde bu muhteşem örneklerin içime yansıyan ışıklı esintilerinden doğduğunu tahmin ettiğim “biri” harekete geçiyor ve bütün yaşananları reddetmeyi beceriyor. “Gerçek beni ele geçiremiyor, ben gerçeği ele geçiriyorum.*”
04/08/25
*A.Altan (Bir Cümle)