Başlarken şunu yazmak geldi aklıma:
“Bilirim, ömrümüz beygirinkinden azıcık uzun, karganınkinden alabildiğine kısadır.”
Dün Hacettepe’ye gittim. Hocamla, ilkin mizahi bir motivasyonla kurduğumuzu iddia ettiğimiz ama sonra bizi de kendisine inandıran “Tuesday Intellectual Society”nin* haftalık toplantısını gerçekleştirdik.
Hâlâ iki kişiyiz.
Siz sormadan ben belirteyim: Birilerini aramıza almayı düşünmüyoruz.
Nasıl oluyor bilmiyorum ama öncesinde belirlenmiş bir konu olmamasına rağmen ilk veya ikinci dakikada bir konu beliriyor ve bizi alıp götürüyor.
Hemen her şeyi konuşabildiğiniz insanlar varsa hayatınızda, bu durumun keyfini sürmeyi biliniz.
Buraya yazmak istediğim şey çok farklı ama...
Dün, hadi birlikte bir fotoğraf çekelim, dedik. Sohbetlerimizin sürükleyiciliğiyle şimdiye kadar hep göz ardı ettiğimiz bir şeydi bu.
Dünkü fotoğrafa bakarken, on yıl önce, 2016’da, Kars Çıldır Gölü’ne nazır bir yerde çekilmiş fotoğrafımız aklıma geldi. İkisini yan yana koydum ve inanılmaz bir değişim fark ettim.
Evet, kilo vermiştim; daha fit ve sağlıklıydım. Ama saçımın önü seyrelmiş, yüzümde kırışıklıklar ve eprimeler oluşmuştu.
İlginç bir şekilde bu durum beni pek etkilemiyor. Olması gereken bir şey olarak görüyorum. Hem okuyup yazarak, araştırarak yıpranmak herkesin ulaşabileceği bir bahtiyarlık değil bana göre. Bu açıdan bakınca, geçen yılların götürdükleriyle yaşamın hakkının verildiği bir denklem olarak da okuyabiliriz. Kendinizin içinden yeni bir "kendinizi" çıkarırken "mindset"inizle birlikte dış görünüşünüz de değişmek zorunda sanki. Böyle anlıyorum.
Uzun zamandır yazılarımda falan “çok yaşamak istemiyorum” derdim. Bu görüşüme elle tutulur bir yanıt vermekten kaçınırdım. Fakat dün bu hususta kendime bir cevap verebildim sanırım.
Çünkü ben kendimi hep delişmen bir bilişsel beceriye, özenli bir dış görünüşe haiz biri olarak hazırladım ve öyle gördüm.
Saçların seyrelmesi, kırışıklıklar... Herkese eşit olan zamanın bu muamelesini bir yere kadar kabul edebilirim. Nihayetinde bunlar zamanın herkese kestiği fatura.
Ama bir yaştan sonra —kaç ise artık o yaş— bilişsel becerimin zayıflamasını, görünüşümün daha fazla eprimesini... Bunları kabul edemem.
Kendimi “downgraded” olarak görmek istemem.
Yani benim asıl itirazım, zamanın geçerken götürdüklerine değil; bir gün kendimi kendim olarak tanıyamayacağım bir hâle gelmeye.
Bu yüzden o yaşlara, zamana gelmeden dünya sürgünümün tamamlanmasını istiyorum.
Daha fazla sıkılmadan, kendime karşı mahcup olmadan..
Ne diyelim, başlangıçtaki dizelerin devamıyla bitirelim o zaman:
“Bilirim, benden önce duyulmuş bu keder benden sonra da duyulacak. Benden önce bunların hepsi bin kere söylenmiş; benden sonra da söylenecek.”**
*Inspired by Wednesday Psychological Society of S. Freud.
**Nâzım Hikmet, “Severmişim Meğer” şiirinden.