Merhabalar,
Bize birey olarak yaşama arzusu veren şeylerin başında yarının daha güzel olacağına dair inancımızın geldiğini düşünüyorum. Yarının veya geleceğin şimdiki zamandan daha güzel olacağına dair inancımız bizi ayakta tutuyor ve bize yaşama arzusu veriyor. Benzer şekilde, toplumları da bir arada tutan ve birlikte geleceğe yürümelerini sağlayan güç, ortak yaşayarak güzel bir geleceğe ulaşma arzularıdır diyebiliriz sanırım. Fakat düşünsel düzlemde bu bizi ve içerisinde bulunduğumuz toplumu motive etme gücüne sahip olsa da, pratikte her geçen gün geçmişe dair özlemimiz derinleşiyor. Geçmişe dair ortak sevinçlerimizi anımsadığımızda, örneğin İlhan Mansız'ın 2002 Dünya Kupası'nda Senegal'e attığı altın gol gibi, kaçınılmaz olarak "o günler çok güzeldi" diyoruz.
Neden?
O zamanlarda sahip olduğumuz ama günümüzde kaybettiğimiz nedir?
Ben bunun cesaret olduğunu düşünüyorum. Türkiye toplumsal ve kurumsal olarak çok ciddi bir şekilde sindirildi. Yani korkutuldu. Kamu çalışanı sayısının etliye sütlüye karışılmaması şartıyla son birkaç yılda iki katına çıkarılması, sendikaların hükümetin yörüngesine girmesi, en temel haklardan olan ifade özgürlüğü hakkının bastırılması.... Günün sonunda konuşamayan ve farkında olmasak da düşünemeyen bir toplumun çaresizliği... Fakat bu öğütücü güç her keresinde daha fazlasını ister. Zira insanlık tarihi bize göstermiştir ki bu tür durumlar yönetenlere çok ciddi avantajlar sağlar. Bu geri çekilme, yani devletlerin gücüne karşı toplumların kazanımlarının bastırılması, eninde sonunda uzun zaman önce geçilmiş bir kıyı olan "beslenme sorununa" kadar dayanır. Dolayısıyla daha en temel ihtiyacını karşılayamayan ve zaten sindirilmiş toplumsal-kurumsal yapı, önceliğini hak kazanımlarından ziyade temel ihtiyaçlarını gidermeye odaklar ve bunun sonucunda bütün büyük felaketlere kapı aralamış olur.
Düşünsenize, mesela kararları anayasada tartışılmaz kabul edilen en üst mahkeme organının, Anayasa Mahkemesi'nin kararları uygulanmıyor ama her yıl en yüksek puanlarla hukuk fakültesine öğrenci almakla övünen üniversiteler bir açıklama bile yapmıyor. Açlık ve yoksulluk sınırının dikkate değer biçimde altında olan ortalama ücrete hiçbir sendika, sivil toplum ve üniversite tepki göstermiyor; sonucunda bilhassa çocukların okula aç gitmesi ve gelişim bozukluğu yaşamaları kimsenin önemsediği bir sorun haline geliyor. İçerisinde hiçbir eğitim felsefesi olmayan okullara her gün gitmek zorunda kalan çocuklara, onların ihtiyaçlarına "zorunlu eğitim" adı altında kayıtsız kalınıyor ve sonucunda daha onlu yaşlarda ihmal edilemeyecek duygusal yüke sahip öğrenciler görülüyor, psikolog ve psikiyatr desteği ihtiyacı hasıl oluyor. Diğer taraftan, bunları tartışmaya açmakla yükümlü ülkenin devlet kanalı dezenformasyon yoğunluklu yayınlar yapıyor ama herkes bu durumu normal karşılıyor. Yalan ve çarpıtma dolu yayınlar, bizim onayımızla hayatın bir parçası haline geliyor.
Anlayacağınız, şimdiye kadar insanlığın ortak mirasından öğrendiğimiz etik ve ahlaki değerlere dair ne varsa, her birinin ihlal edildiği onca şeyi yaşıyoruz sadece 24 saatlik bir zaman diliminde, ama hayatımıza hiçbir şey olmamış gibi devam etmeyi seçiyoruz.
Şimdilerde korkunç okul saldırıları gündemde ve gördüğüm kadarıyla hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam etmeyi seçenler bu kez sosyal medya hesabından vs. durumu telin eden paylaşımlar yapıyorlar. Çok anlamlı ve pedagojik değeri olan mesajlar paylaşıyorlar. Mesela onlardan birisi Doğan Cüceloğlu Hoca'ya ait "Merhametli çocuklar yetiştirin...." yüz bilmem kaç bin kez paylaşılmış.
Bu konuda bir şey söylemem gerektiğine inandığım için bu yazıyı yazdım: Birkaç gün sonra, sıradaki felakete kadar bizler için normalleştirilen ve en büyük felaketlere gebe o cangıla hiçbir şey olmamış gibi döneceğimizden eminim. Şimdi farkındalık üzerine paylaşımlar yaparak tarafını "daha güzel bir yarın" inancından yana tayin edenlerin "normal" zamanlardaki sorumluluğunu hatırlamaları için:
"Bu deniz bir ölü deniz.
İnsanlar ey, nerdesiniz?
Nerdesiniz?"*
18.04.26
* Nazım Hikmet, Japon Balıkçısı