Milyonların Arasından
Milyonların Arasından

Merhabalar veya İngiltere'de sevdiğim arkadaşlarıma dediğim gibi "hellloooo",

Umuyorum hayatınızda her şey yolundadır ve bu yazı en iyi zamanlarınızdan birinde karşınıza çıkıyordur.

Klişe olacak ama birçoğumuz genelde ortak konuşabileceğimiz çok az şeye sahip olduğumuz için görüşmelerimizde hep havalardan bahsederiz. Sanki ilk kez sıcak, soğuk, rüzgar, yağmur... ile karşılaşıyormuş gibi anlatırız. Birbirimize anlatabileceğimiz az şey olduğunu iddia etmiyorum ama havaların ısınmasından mutlu değilim. Keşke maksimum yirmi dereceye kadar limiti olan bir yerde yaşayabilseydim. Burada bırakalım bu mevzuyu, yoksa babam ile konuşmamıza benzeyecek. Ne zaman telefon görüşmesi yapsak büyük çoğunluğunda havalardan bahsederiz. Tek ortak yanımız, sanırım, havalardan ve uyandırdıkları ruh hallerinden bahsetmek.

Her neyse, bazen kendimce düşünür ve bazı konularda kişisel çıkarsamalar yaparım. Uzun zamandır yaşam ve ölüm hakkında düşünüyorum. Yaşamın cazibesi, ilhamı, içerisindeki bağlantıların getirdiği mutluluklar... bütün bunlar yaşam ve ölüm arasındaki dengede yaşamı daha ağır basan unsurlar olarak karşımıza çıkıyor. Fakat anlamadığım şekilde ölüme ciddi haksızlık yapılıyor. Sanki "şeytanlaştırılıyor". Yaşamdan önceki varlığımıza dair en ufak fikrimiz yok. Sadece yaşama maruz kaldık ve o zamandan sonrasını tefekkür edebiliyoruz. Yaşam içerisindeki yanılsamalar ölüm gerçeğini bizler için kabul edilemez kılıyor. Oysa bunun yanlış olduğunu düşünüyorum. Ölüm de en az yaşam kadar değer görmeyi hak ediyor. Onu bir yok oluş gibi sunan, savunan, gören bütün öğretilerin değerinden şüpheliyim. Bu kadar kolay olamaz.

Bu kanıksanmış düşüncelerin altında yaşam döngüsünü başlatan gücümüzün, ısrarımızın büyüklüğü yatıyor gibi. Bizimle birlikte, en küçük bir hücreden yaşamı mümkün kılacak yolculuğu başlatma potansiyelinde olan milyonlarca canlı hücreden birisiydik fakat milyonlarca benzerimiz içerisinden biz öne çıktık ve kendimizin ana aktör olduğu bir döngüyü başlattık. Bence bu yaşamı isteyecek ve onu göze alacak kadar güçlü olduğumuzu gösteriyor. O yarışın en güçlüsü, en iştiyaklısıydık.

Böylesine bir ihtirasla başlayan yolculukta, düşünme kapasitemiz geliştikçe tuhaf bir şey oluyor: ölümü, yani doğanın kolektif bilincine dahil olmayı, yaşamdan edindiklerimizi oraya taşımayı sevimsiz bulmaya başlıyoruz. Yanlış anlaşılmasın: yaşamı öven her şeye ben de katılıyorum ama o ilk büyük iştiyakın, yaşamı isteme gücünün, ölümü korkunç göstermesini anlamsız buluyorum. O güç bizi doğanın kendi kurallarına karşı körleştirmemeli. Bazı kuralları seviyoruz, bazılarına direniyoruz. Sanırım kalıcı olma isteğimizin kaynağı da tam olarak bu.

Burada bıraksam iyi olacak.

Bizden önce göçüp giden bütün sevdiklerimize selam ederiz: "Bekle beni.."

Bazı bilge satırların yazarlarına da selam ederiz: "Uzatma dünya sürgünümü benim.."

10.06.26

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *