Bugün bir değişiklik yapıp Milli Kütüphane'ye gittim. Doktora tezimi teknik olarak bitirsem de redaksiyon okumaları yapıyorum. Bu yüzden birçok özgün ortam içeren paylaşımıma eşlik ettiği gibi, Gaston Bachelard'dan ödünçle "mekânın poetikası"nı önemsiyorum.
Çalıştığım veya yalnızca bulunduğum ortamların, orada bulunmaya değer olup olmadıklarını bir “poetika” taşıyıp taşımamalarıyla ilişkilendiriyorum. Özetle, bir ortamın tarihî ve kültürel birikimi, fiziksel özellikleri ve içerisinde bulunan insanlar aracılığıyla sizde uyandırdığı düşünsel ve duygusal çağrışımların bütününü “mekânın poetikası” olarak yorumlayabilirsiniz. Evde, daha konforlu bir alanda yazmak yerine beni her defasında ormana nazır, nitelikli öğrencilerden, estetikten müteşekkil ve sıkıcı hissetmenin zor olduğu ODTÜ Kütüphanesi’ne götüren şey işte hep bu poetika. Çünkü bazı mekânlar yalnızca içinde bulunduğunuz yerler değildir; "inherently" olarak sizi düşünmeye, üretmeye ve ilerlemeye de davet eder.
Bugün de öyle oldu. Kalkıp sabah arabaya binmek yerine metro kartımın yerinde olduğundan emin olduktan sonra metroya atlayıp Milli Kütüphane durağında indim. Aslında lisans yıllarında ziyaret ettiğimi hatırlıyorum ama çok sisli, hatta silik bir hafıza bu. Girişini bile yoldakilere sorarak buldum, öyle bir kopukluk yani.
Çalışma odalarına, ortamın konforuna söz söyleyemem. Hatta beğendiğimi bile ifade edebilirim fakat başka bir şeye dikkat çekmek istiyorum: Hemen yanımdaki birkaç kişiyle tanışma fırsatım oldu ve ellerindeki test kitapları dikkatimi çekti. Anlaşılabilir bir şey tabii. Fakat tam kalkmaya yakın, artık dolan bir çalışma salonunda, diğer insanların gerçekten ne için orada olduklarını merak ederek odayı epey arşınladım.
Tablo aynıydı. İstisnasız herkesin elinde test kitapları vardı. Kimi, getirdiği bilgisayar veya telefonuyla test kitabını destekleyici kayıtları izleyip not da alıyordu. Hepsi olamaz deyip biraz daha yürüdüm salonda. Keşke o kadar "ileri" gitmeseydim. İçim parçalandı. Elbette sınavlara hazırlanan insanlarda herhangi bir kabahat bulmuyorum. Bu yazı onları tenzih eden bir yazıdır ama güzelim, pırıl pırıl insanlara sunduğumuz hayata bakar mısınız?
Hayatlarının en verimli dönemlerinde -çoğunluğu üniversiteyi henüz bitirmiş- ulusumuzu kültürel, felsefi ve bilimsel olarak ileri taşıyabilecek en büyük potansiyellere layık gördüğümüz şu hayata bakınız.
Orada okuyup yazan, çizen, tartışan; ezber yapmak yerine "öğrenen", uluslararası görüşmelere katılan… insanları görmeyi öylesine isterdim ki… Aziz Nesin'e de bir sitem etmek isterdim. "Öyle bir ölsem öyle bir ölsem ki çocuklar size hiç ölüm kalmasa" dediğinde, "gençler" için de ölmesini, onlara da yer vermesi gerektiğini söylemek isterdim.
Peki, “nereden su edinebilirim?” dediğimde gösterilen otomata gittim. Dışarıda 6 lira olan aynı suyu 20 liraya satan devlet kurumu otomatından su aldım.
Onların önüne sadece ruhsuz, heyecansız, derinliksiz, tekdüze bir hayata mecbur olmayı koymuyormuş gibi, bir de zaten test kitapları ve sözüm ona sıralama sınavı eğitimlerinden arta kalan ellerindeki parayı daha nasıl alabiliriz diye düşünmüşüz.
Ne diyelim,
Ahmet Altan haklı galiba:
Bazı insanlar -nesiller- Tanrı'nın öfkeli olduğu bir zamanında yarattığı kişiler oluyor. Dolayısıyla yaşamları ve şansları anca bu kadar olabiliyor.
