Tam yazmaya başlarken Cem Turhan'ın “Bu yüzden birileri çok yalnızken, bazıları hep bir başınadır...” dizesini anımsadım.
Sonra usul usul gülümsedim.
Bir başına olmak ile yalnız kalmak...
Yazacağım bu daily note'da “yalnız kalmak”ı kullanacağım; fakat anlatmak istediğim şeye “bir başına olmak” daha iyi uyuyor. Yine de reddediyorum ve edebiyatla çatışmayı seçiyorum.
Küçük İskender ne derdi hem:
“Kaotik zamanlar olağanüstü kararlar gerektirir.”
İskender'in böyle bir sözü yok.
Belki de var. 🙂
Düşününce, onun Waliz 1,2… kitabında böyle bir ifade olabileceğini kuvvetle muhtemel görüyor insan.
Burada bırakmak mı daha iyi, yoksa devam mı etmeliyim?
Alt tarafı iki üç satır bir şey yazacaktım.
Ahmet Altan geldi şimdi de aklıma. Kelimelerle tokatladığı A. Hakan'ın atışmasına şöyle karşılık vermişti:
“‘Korkak şarlatan’ diye kime denir biliyor musun, söylemesi gereken üç kelimeyi söyleyemediği için yarım sayfa yalan yazan adama denir.”
Yalan yazmıyorum ve korkmuyorum!
Hayatımda bir tek şey hariç hiçbir şeyden korkmadım: Korkmaktan.
O yüzden devam ediyorum.
Dün gece bilgisayar başında yine tezimle ilgilenirken biraz ara vermek istedim. Salona veya mutfağa gitmek yerine odamda kaldım. Sandalyeyi geri çevirip aynada kendime baktım.
Yalnız kalmıştım.
Evet, yalnızdım; tez arkamdaydım ve telefon da diğer odadaydı. Açıkçası kimin aradığını, bildirimleri, kimin mesaj yazdığını pek merak etmiyordum. Onlara Nazım gibi "Etme anam, beni bırak iki saat rahat!" diyebilirdim ama demedim. Çünkü Nazım'ın aksine ben istediğimde her şeyden uzaklaşabilirdim. İnsanlar dahil! Bana en enteresan yanın ne diye sorarlarsa, ki önceden çok sevdiğim birkaç kişiye dediğim gibi, onlara "önemi veya yakınlığı ne olursa olsun, hayatımda olmasını artık istemediğim insanları hiç düşünmeden hayatımdan çıkarabilirim" derim. Bu da başka bir yazının konusu olsun.
Mevcut yazuya dönecek olursak, tam kendimi yalnız kalmış hissettiğim anlarda mütemadiyen şunu anımsarım:
Artık düşünebilirsin.
“Düşünmek demek yalnız kalmak demektir.”
Bunu lisans yıllarında Prof. Ali Nesin'den öğrenmiştim.
O günden bu yana, ne zaman bizim zamanımızı çalan ve zihnimizi sürekli meşgul eden akıllı telefonlardan, bilgisayardan, internetten, kısacası üzerimize doğru akan her şeyden mümkün olduğunca uzak durmaya çalışsam, kendime biraz düşünme payı bırakmış oluyorum.
Ve insanın kendisine düşünme payı bırakması tuhaf bir şey.
İlk başta hiçbir şey olmuyor.
Sonra zihnin gürültüsü azalıyor.
Bir süre sonra, gün içinde fark etmediğin bazı şeyler ortaya çıkıyor. Bir cümle. Bir anı. Uzun zamandır ertelediğin bir düşünce. Bazen de yalnızca kendin.
Belki de yalnız kalmanın asıl anlamı bu.
Kimse olmadığı için yalnız değilsin, sadece kendinle baş başasın.
Daha yavaş düşünüyorum belki. Ama düşüncelerimin bana ait olduğunu daha iyi hissediyorum. Bir şeyi neden düşündüğümü, neden öfkelendiğimi, neden bir karar vermek istediğimi biraz daha net görebiliyorum.
Belki Ali Hoca'nın cümlesine bu yüzden küçük bir ekleme yapmak gerekir:
“Düşünmek demek yalnız kalmak demektir.”
Ben de şöyle diyorum:
Yalnız kalmak, genellikle düşünmeye başlamaktır.
